Haksızlığın Sessiz Yaraları
Haksızlık nedir?
İçimizdeki o derin sızı, sessizce katlandığımız kırgınlıklar, haksızlık karşısında içimizde büyüyen yalnızlık ve çaresizlik...
Kendimizi anlatamamak, haklı olduğumuzu ispat edebilme cesaretini kendimizde bulamamak...
Bazen birçok sebepten dolayı söylemek isteyip de söyleyemediğimiz, içten içe feryat ettiğimiz ama bir türlü dile getiremediğimiz serzenişlerdir haksızlık.
Ve bence haksızlık, aynı zamanda toplumumuzun kanayan yaralarından biridir.
Alın terinin yok sayılmasıdır haksızlık. Haklının değil, sesi çok çıkanın haklı sayılmasıdır.
Bazen insanlar, sırf birilerine yaranmak ya da kötü görünmemek için haksızlık karşısında susmayı tercih eder. Oysa haksızlığı görmezden gelmek, zamanla onun normalleşmesine yol açabilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir kötülük karşısında insanın gücü ve imkânları ölçüsünde sorumluluk taşıdığını ifade etmiş; kötülüğün eliyle, buna gücü yetmeyenin diliyle, buna da gücü yetmeyenin kalbiyle karşı çıkmasını öğütlemiştir. (Müslim, Îmân, 78)
Bu öğüt bize, haksızlık karşısında vicdanımızı kaybetmememiz gerektiğini hatırlatır.
Bizler; komşumuzun, sosyal çevremizdeki insanların, tanıdığımız veya hiç tanımadığımız bir kişinin hakkını gözetebilen, empati kurabilen, hakkı savunan ve haksızlığa göz yummayan bir toplum olmalıyız.
Gerçeği savunmak bazen zor olabilir. Ancak adalet duygumuzu kaybetmemek, insan olarak üzerimize düşen önemli bir sorumluluktur.
Haksızlık yalnızca maddi kayıplardan ibaret değildir
Haksızlık denilince çoğumuzun aklına çalınan bir mal, verilmeyen bir para veya maddi bir kayıp gelebilir.
Oysa bir insanın gururunu kırmak, arkasından iftira atmak, emeğini yok saymak veya hakkını yiyip bir de onu suçlu çıkarmak gibi manevi haksızlıklar da vardır.
Üstelik bunlar bazen maddi kayıplardan çok daha fazla can yakar.
İnsan kaybettiği malını yeniden kazanabilir. Ancak kalbi kırıldığında, güveni sarsıldığında, o yaranın kabuk bağlaması hiç de kolay olmaz.
Çünkü bazı yaralar gözle görülmez. İnsan onları kalbinin en derin yerinde taşır.
Toplumda ve çalışma hayatında haksızlık
Sosyal hayatımıza baktığımızda da pek çok örnekle karşılaşırız.
Bir işte gece gündüz emek veren, alın teri döken insanlar bazen görmezden gelinirken yalnızca kendisini iyi ifade edebildiği veya güçlü bağlantıları olduğu için bir başkası daha fazla takdir görebilir.
Emek verenin unutulması, hak etmediği hâlde bir başkasının öne çıkarılması insanın adalet duygusunu yaralar.
Sokakta, trafikte veya sıra kuyruklarında hakkını korumaya çalışan insanlar kimi zaman sorun çıkaran kişiler olarak görülürken başkalarının hakkını çiğneyenler karşısında sessiz kalınabilir.
Oysa adalet, yalnızca kendi hakkımızı savunmak değil, başkalarının hakkına da saygı gösterebilmektir.
En derin yaralar bazen aile içinde açılır
Gelelim aile içinde yaşanan haksızlıklara...
Hadi dışarıdaki haksızlıkları bir kenara bırakalım. Peki ya insanın kendi yuvasında yaşadıkları?
Bir evlat kardeşlerinden ayrı tutulup sevgiden mahrum bırakılıyorsa, evin bütün yükünü omuzlayan bir eş veya gelin gösterdiği fedakârlığa rağmen sürekli eleştiriliyorsa, kapalı kapılar ardında bir insanın onuru ve haysiyeti incitiliyorsa orada da büyük bir manevi haksızlık vardır.
İnsanı bazen en çok yaralayan, yabancı birinin söylediği söz değil, en yakınından duyduğu ağır bir cümledir.
Çünkü insan, en çok sevdiği ve güvendiği kişiler tarafından anlaşılmak, değer görmek ve sevilmek ister.
Bu beklentilerin karşılıksız kalması, hele bir de haksızlığa uğraması, insanın içinde kolay kolay kapanmayan yaralar açabilir.
İşte bu yüzden haksızlık, yalnızca cebimizden eksilen bir şey değildir. Bazen kendi yuvamızda, bazen sokakta, bazen de çalışma hayatımızda sessizce kırılan gönlümüzdür.
İster bir yabancıdan gelsin ister en yakınlarımızdan; kul hakkını ve vicdanı yok sayan her davranış, insanın iç dünyasında derin izler bırakabilir.
Doğadaki canlıların da hakkını gözetmek
Haksızlık yalnızca insanlar arasında yaşanmaz.
Bazen doğadaki diğer canlılara da bilerek veya düşünmeden haksızlık yapabiliriz.
Mesela bir ağacın dalına konmuş, kendi hâlinde duran bir kuşu düşünelim.
O kuşu sebepsiz yere ürkütüp kaçırmak bazılarına basit bir eğlence gibi gelebilir. Oysa onun huzurunu bozmanın, yaşam alanına saygı göstermemenin de vicdani bir karşılığı vardır.
Doğadaki canlıların da yaşamaya, korunmaya ve huzur içinde var olmaya ihtiyacı vardır.
Merhamet yalnızca insanlara gösterildiğinde değil, bütün canlıları kapsadığında daha anlamlı hâle gelir.
Vicdanımızla baş başa kaldığımızda
Akşam olduğunda başımızı yastığa huzurla koymak, sabah uyandığımızda vicdanımız rahat bir şekilde yeni güne başlamak istiyorsak yalnızca kendi haklarımızı değil, başkalarının haklarını da gözetmeliyiz.
Ne insanlara ne de doğadaki diğer canlılara bilerek haksızlık yapmalıyız.
Karşılaştığımız haksızlıkları da görmezden gelmemeli; imkânlarımız, sorumluluklarımız ve güvenliğimiz ölçüsünde adaletin yanında olmaya çalışmalıyız.
Çünkü insanın gerçek huzuru yalnızca kendisine yapılan iyiliklerde değil, başkalarına karşı gösterdiği adalet ve merhamette de saklıdır.
Unutmayalım ki bazen bir insanın hakkını savunmak, bazen kırılmış bir kalbi onarmak, bazen de savunmasız bir canlıya merhamet göstermek dünyayı güzelleştirmek için atılmış önemli bir adımdır.
Haksızlığın karşısında adaleti, kırgınlığın karşısında merhameti, sessizliğin karşısında vicdanı yaşatabildiğimiz sürece daha güzel bir toplumun kapısını aralayabiliriz.
Halime KAYA
Yazar
